12. yüzyıldan itibaren İbn Arabi ile birlikte İslam düşünce hayatının en önemli ismi olarak ortaya çıkan Sadreddin Konevî, tasavvufta hem kurucu bir isim, büyük bir düşünür hem de bir metafizikçi. Ayrıca İbn Arabi gibi alimlerin düşüncelerine bir yazma üslubu kazandıran kişi olarak öne çıkıyor. İslam tasavvuf
düşüncesinin sınırlarını, bu düşüncenin genel dünya görüşünü, varlık ve bilgi
anlayışını ortaya koyan kişinin Sadreddin Konevî olduğunu anlatan Prof. Dr.
Ekrem Demirli, “Bu bakımdan Konevî ölçeğinde başka bir düşünür yok. İbn Arabi
tabii ondan biraz daha öncelikli birisidir ama İbn Arabi okuma biçimimiz de
aslında Konevî tarafından şekillendiriliyor. Sadreddin Konevî bir şarih değil,
İbn Arabi gibi bir kurucu düşünür. Bir benzetme yapacak olursak, Aristo ve
Platon nasıl müstakil ili filozof, aslında ikisi de böyle. Ancak Konevî İbn
Arabi’ye yakınlığını çok ifade eder. Hürmetini, sevgisini ifade eder. Ama o
düşünceleri bir sistematik haline getiren de kendisidir” diyor. Prof. Dr. Ekrem
Demirli ile kurucusu olduğu Klasik Düşünce Okulu’nda buluştuk. Osmanlı dönemde
Asya’nın uzak bölgelerinden özellikle hac yolculuğu sırasında İstanbul’a
uğrayan tarikat mensuplarının barındırılmaları için kurulan tarihi Afgan
Tekkesi binasında yeniden yeşeren bu düşünce okulunda Sadreddin Konevî’yi
konuştuk.
1998-2002 yılları arasında Sadreddin Konevî’nin
kitaplarını tercüme edip yayınlamıştınız. Şimdi yeni bir baskı ve gözden
geçirmeyle okuyucuya sunuyorsunuz. Neden böyle bir ihtiyaç hissettiniz? Gözden
geçirdiğinizde neler ekleme ihtiyacı duydunuz?
Sadreddin Konevî’nin eserlerini ilk kez 2002 yılında İz
Yayınları’ndan yayınlamıştık. O dönem doktora süreci devam ediyordu ve kısıtlı
imkânlar ile o tercümeler yapılmıştı. Kısıtlı imkân derken; aslında hem bilgi
açısından hem de teknolojik imkânlar açısından söylüyorum. Aradan uzun zaman
geçtikten sonra Sadreddin Konevî’nin eserlerini yeniden hazırlamak gerekti. Bu
süreç içerisinde benim de hem İbn Arabi nedeniyle hem başka çalışmalar
nedeniyle meseleye bakışım başka bir noktaya geldi. Dolayısıyla bu metinleri
-bazı eleştirileri de dikkate alarak- daha okunabilir, anlaşılabilir hale
getirdik. Özellikle editöryal süreçte arkadaşlarımın, talebelerimin ciddi
katkıları oldu. Dolayısıyla daha dikkatli bir çeviri ortaya çıkmış oldu. Bir de
giriş yazılarıyla, dipnotlandırmalarla metinleri daha anlaşılabilir kıldık.
Zaman içerisinde Konevî ile ilgili yaptığımız diğer çalışmalar da bu süreçten
geçecek. Dolayısıyla yaklaşık 25 sene sonra yeni bir Konevî güncellemesi oldu
diyebiliriz. Bu güncellemeyle Konevî yeniden Türk okuruyla buluştu. Bu noktada
tabii Konevî’nin 750. vefat yıldönümü olmasını da dikkate almak lazım. 1274
yılında vefat etti dolayısıyla hali hazırda Konevî’nin 750. vefat yıl dönümünü
idrak ediyoruz. Bu vesileyle bu büyük düşünürün yeniden hatırlanması, yeni
nesil ile tanışması ve yeniden konuşulmasını sağlamak istedik.
İki dünyanın ittifak ettiği isim
Burada bir de Klasik Düşünce Okulu’nun rolünü vurgulamak lazım. Klasik Düşünce Okulu’nda
da Konevî’nin kitaplarını okuttuk ve Konevî’yi genişçe tartıştık. Dolayısıyla
biraz da onların talepleriyle bu kitapların yeniden basılması gerekti.
Konevî’nin burada iki kitabını okuttuk. Bunlar tabii en zor anlaşılabilir
diyeceğimiz kitaplar. Birisi Tasavvuf Metafiziği diğeri de Fatiha Tefsiri. Ama
bunlar dışında diğer okuttuğumuz klasik metinlerde de aslında Sadreddin Konevî
burada vardı. Yaptığımız çalışmalarda, panellerde hep Konevî vardı. Çünkü, Türk
akademiyası en azından belirli bir ölçekte Sadreddin Konevî’nin İslam
düşüncesinin en önemli kurucularından biri olduğunu biliyor. Bu iyi bir nokta.
Ama şimdi daha çok Konevî okuyarak, daha çok tartışarak Konevî’yi modern
dünyaya, modern düşünceye ve Türk düşüncesine kazandırmamız lazım. Osmanlı’nın
büyük düşünürleri aslında Sadreddin Konevî ve onun talebeleriyle olan ilişkiyle
ortaya çıkmış. Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi isimler… Bunlar hâlen
çağımıza etkisi olan çok büyük düşünürler. Bir tarafıyla İran geleneğini
etkiliyor. Molla Sadrâ, Kudbüddîn Şîrâzî gibi büyük düşünürleri etkiliyor. Yani
hem Şii hem de Sünni iki dünyanın ittifak ettiği bir isim olarak ortaya
çıkıyor. Metafiziğin son büyük kurucusu ve Anadolu düşüncesinin kilit ismi
olarak ortaya çıkıyor. Bu düşünce okulunun kurucu ismi olarak ortaya çıkıyor…
Böyle birçok vasfı var.
Konevî bir insan düşünürü
Aslında şu an birbiriyle yabancılaştırılmaya çalışılan
İslam toplumunun tam da ihtiyaç duyduğu bir isim?
Kesinlikle öyle, doğru. Tabii altını çizmek gerekir ki
Konevî, sünnilik düşüncesi içerisinde bir kurucu. Ama Şia dünya da hem
Sadreddin Konevî hem İbn Arabi’ye karşı büyük bir hürmetleri vardır. Sadece bu
açıdan değil İslam düşüncesini evrenselliğe yöneldiği bir nokta vardır. Bu
nokta Sadreddin Konevî ile ve İbn Arabi ile ve onun dönemindeki bir takım
isimlerle daha iyi bir noktaya ulaşmış oluyor. Örneğin, metafizik yeniden
yorumlanıyor; “İslam düşüncesinin imkânları nelerdir?”, “İnsanın evrenle
ilişkisi nedir?”, “İnsan-tanrı ilişkisi nedir?” gibi konular yeniden
yorumlanıyor. Daha önemlisi ve daha farklı noktası; ahlakla birlikte bu
evrenselleşiyor. Bütün bu düşüncelerin özü ve ana fikri “insan sevgisi,
insan-doğa ilişkisi üzerine kuruluyor. Yunus Emre’nin “Yaratılmışı severiz
Yaratan’dan ötürü” diye Türkçe’ye ifade edilmiş cümlesi aslında Konevî’nin ana
fikirlerinden biri olabilir. Çünkü İbn Arabi ve Konevî birer insan düşünürüdür.
Kadınıyla, erkeğiyle “İnsan nedir?”, “İnsanın anlamı nedir?” bu konularla
müstakil olarak ilgilenen, eserinin en önemli kısmını bu konuya ayıran ve bu soruları
soran tek kişi sanırım Konevî’dir. Dolayısıyla şimdi çağımızın düşüncesiyle
hümanizmle de ilişkili bir isimdir. Bu bakımdan Konevî’yi bence modern İslam
düşüncesi ve entelektüellerinin veya genel düşünürlerin yeniden keşfetmesi
lazım.
İbadet etmek özgürleştirir
Kitaplarında “ibadet metafiziği” kavramını sıklıkla
kullanıyorsunuz. Bu kavram nedir?
Bu kavram daha çok modern çağda, modern düşüncede benim
kullandığım bir kavram. Biraz meşai filozoflarla tasavvuf ve kelam geleneği
arasındaki tartışmalarda şekillenen bazı konular var. O konuları benim
yorumladığım bir kavramlaştırma “ibadet metafiziği” dediğim şey. Özellikle
biraz popüler mahfillerde, televizyonlarda, radyolarda dergi ve gazetelerde
yazdığım yazılar vardı, tamamen bu konu üzerine yazılar yazmıştım. Çünkü modern
çağda dine ve dini pratiklere karşı çok ciddi eleştiriler ortaya çıkmıştı.
Dinler tarihi araştırmalarından antropoloji alanındaki çalışmalara kadar birçok
alandaki çalışmalarda “Din insanın zaaflarından ortaya çıkan, kusurlarından
ortaya çıkan tarihsel bir olgudur” diye düşünülmüştü. Fakat benim çalışmalarıma
göre din ve dinin içerisindeki pratikler, aslında insanı özgürleştirmeyi
hedefleyen, insanı yetkinleştirmeyi hedefleyen ve insanı bireyselleştirmeyi
hedefleyen uygulamalardır. Bu şimdi modern dünyanın dine yönelip itham ve
suçlamalarına karşı bir cevaptır. Bu yüzden bu terimi kullanıyorum. “İbadet
özgürlüktür”, “İbadet etmek özgürleştirir” bunlar iddia ettiğim şeyler. Mesela
oruç tutmak bir özgürleşme eylemidir, namaz da öyle. Hem bireysel olarak hem
toplumla hem de doğayla olan ilişkimizde bir özgürleşme eylemidir. Mesela
kadere inanmak bir özgürleşme eylemidir. En nihayetinde insanın tanrı ile
ilişkisi bir özgürleşme ve yetkinleşme eylemidir diye savunduğum bir teori.
Aslında bu teorinin ana çerçevesi Sadreddin Konevî ve İbn Arabi üzerinden
geliyor. Bu alanda ürettiğim bilgileri, yazdığım kitaplar kişisel bir mesele
değil, gerçekten üzerine yazılması ve konuşulması gereken şeyler. Bu Müslüman
entelektüellerin yeryüzünde savunması gereken bir konu.
Modern dünya insanın özgür olmadığını kabul etti
“Kadere inanmak özgürleştirir” dediniz. Bunu biraz daha
açabilir misiniz?
İnsan, zaten yeryüzünde özgür değildir. Hiçbir düşünce hiçbir ideoloji ya
da hiçbir bilim insanın tam özgürlüğünü kabul etmez. Ya psikolojik ya
sosyolojik nedenlerle tarihsel, çevre veya doğal faktörlerle insanın zaten
özgür olmadığını modern dünya da kabul etmiştir. Kadere iman ise bütün
koşullanmaların aşılabileceği üzerine kuruludur. Ama bu koşullanmalar ancak
bizim için tanrı tarafından aşılır. Dolayısıyla biz tanrıya iman etmiş olmakla,
onun belirlediği kadere iman etmiş olmakla bu saydığım faktörlerdeki
kısıtlamalardan özgürleşmiş oluruz. Normalde karamsar ve kötücü olan evren
teorisi kadere imanla başka bir noktaya gider. Kadere iman, insanı
cesaretlendirir.
Oruçla biz “hayır” demeyi öğreniriz
İbadet insanı nasıl dönüştürür?
İbadetlerin bir kısmı toplumla olan ilişkimize bir çerçeve
koyup topluma bir sınır belirler. Bir kısmı psikolojik özelliklerimizle ilgili
bir sınır belirler. Bir kısmı doğayla ilgili… Dolayısıyla bunların hepsinin
bizi sürüklemesine ve yutmasına karşı bir direnç oluşturur ve bizim birey
olarak kalmamızı sağlar. Ailemizle, çevremizle, toplumla ilişkilerimizi
belirler. Mesela oruç, insanın iç güdülerinden uzaklaşarak aklını yüceltmesi
üzerine kurulu bir eylemdir. Oruç, yaparak değil, yapmayarak tuttuğumuz bir
ibadettir. Hiçbir şey yapmayarak oruç tutarız. Yapmamayı özgürlük olarak
düşündüğünüzde modern dünyada aslında kötü bir vatandaş ama iyi bir insan
olabiliriz. Çünkü kapitalist toplum “evet” diyen insan istiyor. Buna karşı
direnç oruçla ilgili bir şeydir. Oruçla biz “hayır” demeyi ve reddetmeyi
öğreniriz. Ama iftardan sonra kendimizi kaybediyoruz… Bu bizim zaaflarımızla
ilgili bir şeydir, oruçla ilgili değil. Oruç aslında iftardan sonra da belirli
bir disiplinle hareket etmek için farz kılınmış bir ibadettir. Ama onu
yapamadığımız için istenen sonuçlar hasıl olmuyor. Ama en azından gün boyunca
“hayır” demeyi bize öğretiyor.
Tasavvuf bir yolculuk ahlakıdır
Bir konuşmanızda “İslam ahlakı tasavvuf ahlakı bir
yolculuk ahlakıdır, bir serüvendir. Çünkü başlangıç hakkında da bitiş hakkında
da bir bilgimiz var” şeklinde konuşuyorsunuz. Bu sözü biraz daha açıklar
mısınız?
Aslında herkes insanın ölümlü bir varlık olduğunu ve
yeryüzünde kalıcı olmadığını biliyor. Bir süre içerisinde burada kalacağız bu
bakımdan hepimiz, “gelip-gidiciyiz”. Fakat bu gelip-gidişi yeryüzünden ölüp yok
olmak şeklinde değil de, bir yerden başlayıp başka bir yere gitmek şeklinde
düşünen dindir. Dolayısıyla din bize uzun bir yolculuk içerisinde dünyanın bir
menzil olduğunu, konaklama yeri olduğunu anlatır. Bunu anlayınca dünya hakkında
aklımızda bir tasavvur oluşur, “Meğer dünya başlangıç ve son arasında bir durak
imiş.” Bunu İbn Arabi anlatırken dünyayı bir köprü olarak tanımlar ve “Köprüde
ev yapılmaz” der. Tasavvuf da buradan hareket eder ve dün şimdi ve yarın olmak
üzere hayatımızı üç alanda taksim eder. Bu alandaki yolculuk üzerine tasavvuf
ahlaki ortaya çıkar. Yolculuk olunca ana kavramlardan biri “aşk” olur. Aşk
aslında yolculuktan menzile, vatana dönmeye duyulan özlemdir. Mesnevî’nin
başında sazlıktan koparılmaya duyulan özlem budur. Dolayısıyla biz vatanımıza
dönmeye büyük bir arzu duyarız. Ona döndüğümüzde vuslata ereceğimizi kabul
ederiz. Böyle olunca tasavvuf, aslında aşkın ana fikrini ortaya çıkarır, aşkın
hallerini bize izah eder ve o aşkın doğru bir şekilde bizi nasıl yolumuza
ulaştırabileceğini gösterir. Bu bakımdan tasavvuf bir yol ahlakıdır.
Oruç bizim için en iddialı eylemlerden
Hayat bir yolculuk, bu yolculuğun en bereketli aylarının
en bereketli günlerindeyiz. Bu günleri nasıl geçiriyorsunuz? Nasıl
geçirilmesini tavsiye edersiniz?
Bir kere hilal gökyüzünde gözüktüğü zaman bir insanın o
hilalin gökyüzündeki yolculuğu içerisinde kendi hayatını tasarlaması lazım. Bir
cılız görüntü olarak gökyüzünde gözüküyoruz. Sonra gelişiyoruz, büyüyoruz. Daha
gürbüz hale gelip dolunay oluyoruz. O bizim en mükemmel, en etkili halimiz.
Fakat dolunay olan her ay eksilmeye başlar. Bu kez tersine bir yolculuk olur.
Yavaş yavaş yeryüzünden çekilmeye başlıyoruz. Dolayısıyla bu bir aylık yolculuk
aslında insanın yeryüzünde görülme sürecini temsil eder. Ondan dolayı insan ve
ay üzerinde çok güzel bir ilişki vardır. Bize benzer. Bence Ramazan’da önce
bunu, ömrümüzü düşünmek lazım. İkinci bir nokta Ramazan bir Kur’an-ı Kerim
ayıdır. Bunu unutmamak lazım. Kadir Gecesi bu ayda. Bu ayda Allah’tan bize bir
söz geldi ben bunu “Bize O’ndan bir mektup geldi” diye ifade ederim. Mutasavvıfların,
Müslüman topluma öğrettiği çok güzel şeylerden biri budur: Kur’an-ı Kerim’i
kendine gelmiş bir mektup gibi okumak. Böylece kişiselleşiyor ve özel bir
irtibat ortaya çıkıyor. Kur’an-ı Kerim’e bir de böyle bakmak gerekir. Üçüncü
bir konu Ramazan gerçekten bir tefekkür ayıdır. Bir şey yapmayarak, geri
çekilerek bir tefekkür ayıdır. Bizde oruçluyken yapılanlarla, orucun kendisi
birbirine karıştırılır. Oruç aç kalmaktır, yememek, içmemek ve cinsellikten
uzak kalmaktır. Dolayısıyla negatif bir eylemdir. Bu nedenle oruç bizim için en
iddialı eylemlerdendir.